Sülaymancılığın İç Yüzü
Yazar: Ahmed Gürkay
Bir ara Rize’nin Günaysu bucağından yine bir hısmımın evine misafir edildim. Söz arasında “bu mevzuu bilen var mı?” diye söz ettim. Meğer ev sahibi, İstanbul’da bulunuğum bir sırada, Sülayan efendi ile bizzat görüşmüş, onun elini öpmüş, bir kimseymiş. Kendisinden gördüklerini duyduklarını anlatmasını rica ettiğimde dedi ki:
Bir kaç yıl evveldi; bazı arkadaşlarla birlikte Hacı Süleyman efendiyi evinde ziyarete gitmiştik. şüphesiz hepimiz de bermutad hatırı sayılır birer hediye götürmüştük. Gayet mükellef ve müdepdep bir şekilde döşenmiş olan evinde bizi kabul eden bir arkadaş, bir zaman evvel ölen pederinini ahiretteki durumunu, şeyh efendiden sordu Süleyman efendi çenesini göğsüne dayaraka gözlerini kapadı ve birkaç dea da, keçi hapşırığına benziyecek şekilde hapşırdıktan sonra başını kaldırdı ve cevap bekliyen o arkadaşa hitaben “Senin baban Cenneti aladadır, ondan merak etme.”
Diğer bir arkadaş, da ölü bir akrabası hakkında aynı çeşit bir soru sordu. şeyh efendi yine ayni minval üzere hareket ettikten sonr a bu arkadaşa da “senin o akraban zahmet içindedir. Onu kurtarmanız için, sadaka vermeniz lazım” dedi. Bana gelince; bu zırvalara inanmadığım için, hir bir şey sormadan ve beraberce evden ayrıldık.)
“Sönmez neşriyat” şirketi ortaklarından ve ayni zamanda da bu şirketin müdürlüğünü yapmış ve halen İZmir’de 1331 S. 9 No nakletmiş, olan muhtereme Hacı Raif beyden dinlemiştim. O zaman Sayın Hacı Raif Cilasun demişti ki:
Hakkında bir efsane yaratıan Süleyman efendiyi görmek arzusu ile ve beraberimde de, İstanbul İmam-Hatip Okulununu yanındaki caminini imamı Halit Efendi olduğu halde Süleyman efendiin evine gitti. Bir ara sopbet “vahdeti vücut” meselesine intikal etti. Bu mevzuda izahata kalkışan Süleyman efendinin vukufsuzluğu açıkca görülüyordu. Arkadaşım Halit efendi meğer “varlığın birliği” manasına gelen “vahdeti vücut” meselesini iyice etüd etmiş bir kimseymiş. Cevap vermeğe ve Süleyman efendinini fikir ve bilgilerini cerhetmeğe başlıyan arkadaşım Süleyman efendiyi terletiyordu. Bu defa Süleyman efendi arkadaşa hitaben /”molla seni hangi cahil okuttu?” dedi. Esasem büyük alim olarak hayalinde canlandırdığı Süleyman efendiyi dinledikten ve onun cehlini de gördükten sonra bu zata hitaben “beni okutan alim bir kimsedir ama siz, hayalimde nadir alimlerdenbir kimse olarak canlandığım kimse değilsiniz.” dedi ve ayağa kalkaraka bana hitabeden arkadaşım Halit efendi “siz ister gelin ister gelmeyin ben gidiyorum” diyerek çıktı gitti.”
(Sülaymancığıın içyüzü) nün yazarı olan Erdemli ilçesinden Ali Büyük güdük anlatıyor:
“Ben, 1950 yılında Alanya kazasındaki Süleymancıların Kur’an kursuna yazıldım. Dört seneye yakın aralarında kaldım. Bu münasebetle onları iç durumlarına tamamen vakıf oldum. Bu müddet zarfında Süleymancıların gerek bana ve gerekse diğer talebelere yaptıkları telkinlerin Kur’anı Kerim ve Hadisi şeriflere uymadıklarını, daha doğrusu İslam dinini ana yolundan -hariciler- gibi saptıklarını anladım. Bu bakımdan aralarından ayrıldım.
şimdiyse gerçeklerin umumi efkarca bilinmesi için onların iç durumlarını açıklıyorum:
Türkiyede 1945 yılında olak üzere Silistreden göçmen sıfatiyle gelen Süleyman Hilmi Tunahan ve bazı şahıslar tarafından Nakşibendi tarikatı adı ile gizli bir tarikat kurulmuştur . Bu takirata, Süleyman Hilmi Tunahan’a izafeten “ Süleymancılık”adı verilmiştir. Aslında bu tarikatın esası ve gayesi “Batınilik” tir. Bu batıl tarikata bağlı olanlar S. H. Tunahanı “Mehdi-i Resul” olarak kabul etmekte ve onun baba tarafından Peygamber efendimize ana tarafından da Sultan Fatihe ensup olduğuna inanırlar.
Bundan başka Süleymancılar, S. H. Tunahan’ın Peygamber efendimizin vekili ve velilerin de, en faziletlisi olması hasabiyle haftada bir kaç defa Hz. Allah’la cc. ve Hz. Peygamber ile görütüğüne ve bu cihetle dini de yeniliyeceğine inanırlar.
S. H. Tunahan’ın “Bana rabıta yapan Cehenneme giderim diye korkmasın. Benim müritlerimden Cehennem korkuu taşıyan bana bağlanmamıştır.” dediği bir hadis gibi deli gösteren Sülaymancılar, kendilerini, Cennetlik, diğerlerini ise Cehennemlik olduklarını iddia ederler.
Rabıtanın tarifi:
Süleymancıların esası, S. H. Tunahan’a “rabıta” yapmaktır. Batısayı şöyleyce tarif ederler.
S. H. Tunahan’ı, İStanbul”da ve herhangi bir evde oturuyor gibi hayalinde canlandıracaksın. Sonra o evin kapısını açanın sana”gel” diyen bir sesini hissederek içeri girecek, şeyhin önünde diz çöküp üç defa elini öptükten ve “destur ya hazret” dedikten sonra 7 kerre istiğfar, üç ihlası erif ve bir de fatihai şerife okuyup şeyhin ruhuna göndereceksin. Bu esnada Süleyman efendi hazretlerini kalbini nurdan bir çeşme, kendi kalbini boş bir tas kabul edeceksin. Boş olan kalbini Süleyman efendini bu nur çeşmesini (kalbinin) altına tutacaksın. Baş, sol göğüs üzerine eğik, nefes kesik, göz yumuk olduğu halde S. efendiyi karşısında canlandıracaksın.
Daha sonra “destur ya hazret” deyip euzü besmele ile (Ya eyyü hellezine amenü isbirü ve sabiru ve rabitu) akeyini okuyacak, peşinden 7 kere isteğfar edip, 7 salavati şerife getirdikten sonra Rabita ayetini tekrar 2 defa daha okuyacaksın.
“Rabıta “ denin bu usul, herkesin tahamümülüne göre ayarlanır. Dünyanın neresinde olursa olsun, rabıta yapanlar Süüleyman efendiyi yanlarında ve her dertlerine çare olur inancındadırlar.
Süleymancılıkta ki diğer itikatlar:
Her işe başlarken, besmele-i şerife yerine S. H. Tunahana rabıta yaparlar. Yaptıkları bu rabıtayı, muvaffakiyet seebi sayarlar. “Asrın bütün evliyalarını, ruhundan feyiz aldıkları bir şahsı muhterem olduğu için, efendi hazretlerini dediği mutlaka olur” diyen Süleymancılar S. H. Tunahanın, Allahın (cc) Kudret sıfatlarını taşıdığına, Allaha (cc) en son mertebeye kadar yaklaşmış olduğuna, bu sebeplerle ona bağlananların senetli cennetliklerden olduklarına inandıklarından başka, S. H. Tunahanın gayibi ve müritlerinin kalplerinden geçenleri bilir olduğuna da inanırlar.
Erdemli ilçesi Elbeyli köyünde molla Tüzelin Süleymancıların kursunda duyduğu söylentiler:
İbadet sistemleri:
S. H. Tunahana “hatemül evliya” yani evliyaların sonu derler. artıkkıyamete kadar baka evliyanını gelmiyeceğine, diğer takrikatların batıl, diğer insanların sıpıklıkta, İmam-Hatip okulu, yüksek İslam enstitüsü ve İlihiyat fakültesinini “Deccal mektepleri” olduklarını, kendilerini irfan ve Mehdi ordusunu teşkli ettiklerini, S. H. Tunahana intisab edip rabıta yapanların cennetlik, sırları dışarı verenlerin ise katli vacip bulunduğunu söyler ve telkine çalışırlar. S. H. Tunahana yapılan ibadete “Rabıta “ adı verilir ve gizli tutulur. Beş vakit namaz gibi en az günde bir defa da “rabıta” yapmağı farz sayarlar. Rabıta yapmıyanı Müslüman saymazlar. En çok rabıta yapan, teşkilatça en makbul insan olarak tanırır.
Süleymancılık:
Süleymancılığın kurusucu Süleyman Hilmi Tunahan’dır. Kendi tarikat mensupları Romanya’dan Türkiye’ye gelmiş bir muhacir olduğunu söylüyorlar. Silistre’li Süleyman Hoca diye tanınmıştır. Silistre şehrinden gelen ve oradaki adı Salamon olan bir yahudi olduğu iddiası da vardır. Fakat bu iddia doğru olması gerek. Çünkü Batılılar Davud’u David, İbrahim’i Abraham şeklinde telaffuz ettikleri gibi Süleyman’ı da Salamon şeklinde telaffuz etmişlerdir. Yahudiler de Süleyman’a Salamon derler. İsmini bu şekilde telaffuz edilmesi onun yahudi olduğuna delalet etmez. Zaten, yahudi olduğunu isbat edecek başka bir delil de yoktur.
şüphesiz Süleyman Efendi, İslami ilimlere vakıf bir adam idi. Fakat onun kötü tarafı bir tarikat şeyhi olarak ortaya çıkması ve tarikatını yaymak için gizli faaliyetlerde bulunması ve tarihi bir bid’atı tekrar etmesidir.
Bütün tarikat şeyhleri gibi ona da pek çok kerametler atfedilir. Mesela ona atfedilen kerametlerden birini burada nakledelim: Torosların içinde bir mağarada gizlice Kur’an okutarak tarikatını yürütürken, bundan şüphelenen zamanın ve mahallin devlet adamı bir jandarma müfrezesi gönderir. Başçavuş Süleyman efendiyi yakalıyarak karakola getirir. Karakolun ortak direğine bağlıyarak jandarmalarla dövmeleri için emir verir. O anda karakolda ne kadar sandalye, masa ve benzeri eşya varsa havada uçmaya ve çavuşun kafasına vurmaya başlar. Çavuş neye uğradığını anlıyamaz, şaşkın halde üstadın ayaklarına kapanır, af diler. Üstad: “Elime resmi bir kağıt vermezsen seni bırakmak” der ve nihayet üstadnı arzusu yerine getirilir. Ona buna benzer daha pek çok keramet isnad edilmiştr.
Süleymancılık bir tarikat mıır? Süleymancılar süleymancılığın bir tarıkat olmadığın, maksatlarını Kur’an nurunu bütün Türkiyeey yaymak olduğunu söylüyorlarsa da, diğer takiratlarda görülen özelikler onlada da görüldüü için, Süleymancılığı bir tarikat saymamız mümkünmüdür. Mesela, kendisini şeyh olarak tanınması ve Alanyalı Çırpanlızade Mustafa Efedinin şeyhin önünde 9 gün kitap karıştırması ve ilimden bihaber olduğu halde 9 günde alim olması, sonra Süleyman Efendinin halifesi olarak Alanya’ya yer altında bir kusr açmak ve şeyhin tarikatını yaymak üzere gönderilmesi iddiamızı kuvvetlendiren delillerden biridir.
Süleymancılar, Türkiye deki Kur’an kurslarının çoğunu ele geçirmişlerdir. Burada okuyan talabeleri gayelerine göre yetiştirirler ve yabancıları denemeden aralarına almazlar. Uzun bir tecrübeden sonra hiç kimseye sırlarını çıkarmayacağına emin olurlarsa ona rabıta verip tarikatlarına alırlar.
Gizli kurslar açan ve Diyanete bağlı resmi Kur’an kurslarını bir çoğunu eline geçiren Süleymancılık teşkilatı, İslam dini yanında kendi hurafelerini de Camii kürsülerinde halka telkinden geri kalmamşıtır. Bunlar dini tedrisat yapan resmi devlet okullarından mezun din adamlarını beğenmezler, onlara zındık nazariyle bakarlar. Halk arasına tefrika sokarak ikilik çıkarırlar. Bu teşkilata mensub müftü, imma, müezin ve Kur’an Kursu öğretmenleri vardır. Fakat bunların faaliyetleri dini tedrisat yapan resmi okul menzunlarını çoğalmasıyla günden güne azalmaktadır.
Süleymancılar Hacı Süleyman Efendiye “Hametemü’l-Evliya” yani velilerin sonuncusu derler. Ondan sonra artık Kıyamete kadar evliya gelmiyecek sanırlar. Diğer tarikatların tamamın batıl, kendi tarikatların ise hak olduğuna inanırlar. Tarikatlarından olmayan diğer insanları sapık sayarlar. Onlara göre imam Hatip okulu, Y. İslam enstitüsü ve İlahiyat fakültesi deccal mektebleridir. Bir çok partiler komünist, kendileri ise irfan ve mehdi ordusudur.
Bu zavalların gerçek müslümanlıkları ilim ve irfandan ve komunizmin ne demek olduğundan haberleri yoktur.
Onlara göre Hacı Süleyman Efendiye intisab eden ve rabıta yapan doğrudan doğruya Cennetliktir. Sırlarını dışarıya çıkaranın katli vacibtir. Hacı Süleyman Efendinin şahsına yapılan ibadetlere rabıta ismi verilerek gizli tutulur. Bu bir sırdır. Sırrı söyleyen dinden çıkar, kafir olur. Hacı Süleyman Efendinin mehdi olduğuna inanırlar. Beş vakit namaz nasıl her müslümana farz ise, rabıta ismi ile en az bir defa olmak üzere şeyhe ibadet farzdır. İslamiyette rabıta ve vesilenin hiç bir yeri olmadığını yukarıki bahislerde göstermiştik. Burda daha fazla izaha lüzum görmüyoruz.
Süleymancıların dillerinden düşürmedikleri bir tekerlemeyi burada zikretmemiz yerinde olur.
Gelin kardeş biz çekelim zahmeti,
Üstadın hazır olsun o ali himmeti,
Mürşid demiş ona Rasul Hazreti,
Süleyman Hilmi gibi sultan bulunmaz.
Bu şiirin bir hadise dayanmış olması gerekir. Halbuki Rasulullah’dan Süleyman Efendi isminde bir zatın mürşid ve tarikat şeyhi olarak zuhur edeceğine dair bir rivayet yoktur. Süleymancılar da böyle bir hadis gösterememişlerdir.

Süleymancıların okuduğu kitap:
ME KAASİDU’T-TALİBİYN
YAZAN: Mehmet RAİf
TAKRİZ : Mehmed EMRE
OSMANLICADAN SADELEşTİREN: Abdulkadir DEDEO⁄LU
Osmanlı yayınevi P.K 1344 İstanbul
Kitap: 404 sayfa
Sayfa127:
İlmi batının hasıl olmasına alet ise, ihlas ve mürşidin nefesi ile zikre berdevam, az yemek, az konuşmak ve insanlardan ayrı kalmaktır.
İlmi hakikatın hasıl olmasına sebep dünyayı terktir. Çünkü dünya sevgisi bütün hataların başıdır. Dünyayı terk ise bütün ibadetlerin başıdır buyuruldu. Ve terki Ukba ve Terki Vucut ve Terki terktir. Ahireti terk, mevcut mahlukatı terk, ve terki de terk hakikat ilmi için birer aletlerdir.
Sayfa 128:
şimdi bundan sonra malum olsun ki, bir kimse zahiri amelin doğru ve bozuk olduğunu bilmek isterse, onu şeriatta arasın, Fıkıh kitaplarına müracaat edebilir, okur, onunla amel eder.
Eğer batını aleminin doğru ve bozukluğuna inişini ve yükseliğini bilmek isterse, usulu esma ile, mürşidin telkinlerinin en aşağısı ile, gönül kitabına, hikmet tabirlerine müracaat ile her gün rüyada ne görürse müşridi arzeyler, Ona durumu anlatılır. Böylece o mürşidin müşkili hal olur ve yola gider.
Sayfa 134:
Alahu Teala hazretleri cismimizi halk ettiğinde beş latifeyi de ayrı ayrı yerlere asmıştır. Kalbi sol memeden iki parmak aşağı, sol tarafa meyyal, Ruhu sağ memeden iki parmak aşağı, sağ tarafa meyyal, Sırrı sol meme hizasında iki parmak ara ile göğüs tarafına meyyal, Ahfayı ise görüş ortasına astı.
Rabıta edebi:
Rabıtanın tam şekli: İki gözün arasında bulunan düşünce ve hayallerin hazinesi ve toplandığı yer ile mürşidin ruhani yüzlerine bakılacaktır. Çünkü mürşidin manevi yüzü ruhani feyiz kaynağıdır. Sonra müşrid vasıtasıyla mürşidin ruhaniyeti, hayal ve düşünce hazinesine sokulacak. O anda kalb derinliğine devamlı bir şey iniyor diye düşünülecektir. Hatta nefsden gaib (bile) olunacaktır. Çünkü kalb derinliğine nihayet yoktur. Ve Allah’a seyr, kalbden hasıl olur.
şimdi burada kasd olunan zat, Bari-i Tealadır. Rabıta ile Allah’a gitmeyi bir vesiledir, bir sebeptir.
Sayfa 136:
Müridi kamil için Hak Sübhanehu Teala hasretleri dört mertebe ihsan eder.
Birincisi Fenafişşeyh mertebesidir.
İkincisi Fena Fildiir mertebesidir.
Üçüncüsü, Fena Firresül mertebesidir.
Dördüncüsü Fena Fillah mertebesidir.
Zikrolunan Fenafişşeyh mertebesine diğer mertebeler kıyas olunsun.
Sayfa 138:
Bazı tarikatlarda beyan olunduğu gibi rabıta temessül yolu ilede olur. Bir kimsenin diğer bir kimse suretme girmesine temessül denir. Eğer mürid mürşidinin suresinde kendisini tahayyül ederse ona temessül yolu ile rabıta denir. Bu şekil yapılan rabıta bazılarının irat ettiği üzere şüpheden uzaktır.
Rabıta galip ve kuvvetli olduğu zamanlarda mürid her neye baksa şeyhini görür. Yani her ne şeye nazar etse o baktığı şey müride şeyhinin suretinde görünür.
Sayfa 140:
Mürşid maksuda vesile olduğundan dolayı mürid mürşidi “Tarfetü-Ayn” miktarı yani göz açap kapacak kadar gaib eylese müridi makbul olunmaz denildi.
Sayfa 143:
Mürşidin huzuruna varıldığında kalb gafil, yahut nefsinde meylsizlik ve keramet olmamalıdır. Çünkü bunların hepsi mürşidin kilbini müridden nefretini mucip ve mürşit nazarından düşmeyi ve kalbinden çıkmayı icab eder. Çünkü her müridin mürşidin kalbinde yeri ve me’vasi vardır.
Denildi ki yedi kat semadan yere düşmek erbabı batının kalbinden düşmekten iyidir.
Hikaye
Hadimi Hace Efendi hazretleri zamanı devletlerinde ilim okutmakla meşgul iken derslerinde hazır talebenin ekserisi istidatlı olduğu halde içlerinde kara Abalı Salih efendi istirat şöhretiyle meşhur değildi. Bazan Hadimi efendinini hizmetinde bulunurdu. Birgün bir hizmet sebebiyle Hadimi Efendinini kapısına gelip gördüğü, kapının önünde bir kelp yatıyor. Salih efendiye bir miktar havlayınca Salih efendi köpeğe hitaben:
“Ey Kelb sende Hadimi’nin bir köpeği, ben de Hadimi’nin bir köpeği, ne için bana havlarsın?” dediğinde Hadimi Efendi haneyi saadetlerinde bu sözü işitti. Böylece Salih Efendiye Hadimi hazretlerinin hüsnü tevecühlerin oldu. Neticede feyze mazhar oldu.
Sayfa 145:
Mürid huzurda iken mürşidin konuşmasını kalb ve lisanda tasdik edip lafzan veya kalben “niçin böyle diyor” diye karşılık vermemelidir. Çünrü erbabı tahkik etmiştir ki mürşide “niçin böyle” diye mukabele eden mürid edebi iflah olmaz.
Sayfa 146:
Hak Teala’nın kendine verdiği bütün mal ve evlat, alemi ezelde mürşidin ruhaniyyetin berakatıyla olduğunu itikat etmeli, mal ve evladın hepsinin mürşidin olup, kendisi onu kölesi, yediği ve giydiği mürşidin kereminden olduğunu itikat etmelir ve mürşide yaptığı ikramı açıklamamalı ve yine bizzat mürşide vermeyip hizmetçisine teslim etmelidir. Verdiği şeyin mürşid tarafından kabulünü kendine nimet addaylemeli Bunun karşılığında Hak Teala’ya şükür etmelidir.
Sayfa 147:
Mürşidi kamilde bir ruhaniyyeti vardır ki bütün hallerde müridden ayrılmaz. Hatta ihvanımızdan bazıları ruhaniyyeti mürşid üzerinde hazır ve kendilerine nazır olduğunu bildikleri için uykuda bile ayak uzatmazlar. Eğer bir mürit bu haleti görmezse görür gibi inansın. Çünkü bu inanç sebebiyle edeplendiği için, görmüş olan mürid ile feyzde müsavi olur. “Ruhaniyyeti mürşid, müridin ruhu çıkacağı ve şeytanıntasallutu vaktinde hazır olup şeytanı defeder.”
Sayfa 147-148:
Ruhaniyyeti mürşid kabir suali zamanında da müridin yanında hazır olarak münkirlerin suali anında imdad teslimiyet edip şeytan ondan kaçar. Çünkü zikr olduğu gibi ruhaniyette perde madde ve zaman yoktur.
Sayfa 148:
Kardeşlerimizden bazıları vefat eden müridin kabrine teveccüh ettiklerinde, mürşidin ruhaniyyetini müridin kabrinde keşf ile görüp, ona imdat ve teselli verdiği, korku ve dehşetini teskin ettiğini müşahade etmişlerdir. Zikrolunana halet Allah’ın kudretine raci olup hakkın kudretine iman ise, imanın rükünlerindendir.
Bu gibi şeylerde aklın tasarrufu olmadığından hemen böylece iman ve itikat lazımdır. Hak Teala’nın, mürşidine gaybette vaki olanı görecek göz ile iştecek kulak verdiğini itikat etse, her ne kadar mürşid kendisini açıklamasa da öylece itikat etmek lazımdır. Çünkü gaibi Allahu Teala’dan başka kimse bilmez. Fakat bazı kimseler ise Allahu Teala’nın bildirmesiyle bilir.
Sayfa 161:
şeyh kendi kalbini talibin kalbi karşısında tutup Cenab-ı İlahiye iltica ve meşayıhı kiramdan istamdat eder ve “piranı kibardan benim kalbime vasıl olan envarı zikri şu talibin kalbine erişte” diye düşünür ve dua ile talibin kalbi tarafına teveccüh ve himmet buyurur.
Allahu Teala’nın ninayetiyle bir teveccühte talibin kalbinde hareketi zikr payda olur. Bu hareketi zikre tarikatta “veled kalb” tabir olunur.
Sayfa 165:
Silsileti-i saadat’ın birinci halkasına şekil veren ve Allah Rasulü’nün haklarında: “Ümmetimden birini (kendime ) dost edineyim, Ebu Bekir’i edinirdim.” buyurdukları Sıddık’ı Azam (r.a.) Rasulullah’ın sahibi olduğu muazzam nurun en gizli tecellisine, Hicrette Sevr mağarasında ulaştı. Bu mağara da Rasulullah Hz. Ebu Bekir’e diz üstü oturmasını, gözlerini yummasını, dilini üst damağına yapıştırmasını ve Allah kelimesini kalbinden: Sadece kalbinden tekrarlanmasını emrettiler. İşte kıyamete kadar en karanlık deverlerde bile saffetinde, parlaklığından zerre kaybetmeyecek olan yol; zikri hafi yola böyle başladı ve bu yolun ilk yolcusu da Allah’ın Kur’an’ında bizzat faziletinden bahsettiği, böylecede faziletini inkarın küfre vardığı Ebu Bekri’nis- Sıddık (r.a.) oldu.
Selman Farisi (r.a.) verasat sırrını Hz. Ebu Bekrini’s-Sıddık’tan alarak altun silselenin ikinci halkasına şekil verdi.
Hafid-t Sıddık’ı Ekber Kaasım (r.a.) Medine-i Münevvere’ de yetişen ve Ashab-ıKiram’dan sonra fetva vermeye başlayan meşhur “Fukaha-i Seb’a” (Yedi Fakih)den birisidir. Silseleti-i Saadat’ın üçüncü elidir. Altın silsele’nindördüncü halkası olan Cafer-i Sadık Hz. İmam Muhammed Bakır’ın en büyük oğlu idi.
Silsele-i Saadat (Efendiler silselesi)
1- Ebu Bekiri’s-Sıddıyk (r.a.)
2- Selman-ı Farisi (r.a.)
3- Kasım b. Muhamed (k.s.)
4- Cafer-i Sadık (k.s.)
5- Beyazid-i Bestami (k.s.)
6- Ebu’l Hasan Harkani (k.s.)
7- Ebu Ali Farimidi (k.s.)
8- Yusuf Hemadani (k.s.)
9- Abdü’l-Halik Gucdüvanı (k.s.)
10- Arif Rivgisi (k.s.)
11- Mahmut İncir Fagnevi (k.s.)
12- Hace Ali Ramitini (k.s.)
13- Muhammed Baba Semasi (k.s.)
14- Seyyid Emir Kilal (k.s.)
15- şah-ı Nakşibend (k.s.)
16- Hace Aladdin Attar (k.s.)
17- Yakup Cerhi (k.s.)
18- Hace Ubeydullah Ahrar (ks.
19- Derviş Mehmed (k.s.)
21- Haceği (Emkengi) (k.s.)
22- Hace Muhammed Bakibillah (k.s.)
23- İmamı Rabbani (k.s.)
24- Hace Muhammed Masum (k.s.)
25-şeyh Seyffüddin (k.s.)
26- Seyyid Nur (k.s.)
27- şemsüddin Habibullah b. Mirzacan (k.s.)
28- Abdulah-i Dehlevi (k.s.)
29-Hafız Ebu Saıyd (k.s.)
30- Habibullah Can-ı Canan (k.s.)
31- Mazhar İşan Can-ı Canan (k.s.)
32- Salahuddiyn İbn Mevlana Siracüddiyn (k.s.)
33- Ebu’l-Faruk (süleyman Hilmi) (ks.)

Sayfa 167:
Halife Mansur bir kere vezirine:
“Git Cafer-i getir, Onu öldürüceğim.” Mansur Celadlarına:
“Sadık içeri girince, ben başımdan külahımı aldığım zaman, onu öldürünüz dedi” dedi. Sadık gelince hemen ayağa kalktı ve tevazu ile önüne koştu. Onu en yüksek yere oturttu. Mansur kalkıp izzet ve ikramla Caferü’s Sadık hazretlerini uğurladı. Arkasından vücuduna bir titreme alıp düştü. Kendine geldiği zaman veziri ve hizmetçiler:
“Bu ne haldir efendimiz” diye sormaktan kendilerini alamadılar. Cevabında dedi ki: “
Caferü’s Sadık kapıdan girince yanında bir ejderha gördüm. Bir dudağı sofanın üstünde, bir dudağı da altında idi. Lisanı hal bana “Onu incitirsen seni yutarım” diyordu. O ejderhanın korkusundan ne yapacağını, ne edeceğimi şaşırdım. Ondan özür diledim ve kendimden geçip düştüm.”
Sayfa 169:
şeyh Ebu’l Hasani’l-Hakaani hazretlerinin keramet velayetlerinin büyüklüğü Ebu Ali Sina’nın kulaklarına kadar gelmiş ziyaret maksadıyla harkaana vasıl olup Hazreti şeyhinin hanesini varmıştı. Hazreti şeyh o sırada Sahrada bulunduğundan hatunundan sordu. O da şeyhin yüksek hallerini inkar edicilerdendi ve bir takım hoş olmayan sözlerde bulundu. İbn Sina kadınnı sözlerine ehemmiyet vermeyip şeyh hazretleri ile mülakatı bir vecibe addederek Sahra cihetine mütevecih oldu. Bir de ne görsün! Hazreti şeyh bir arslana odun yüklemiş geliyor:
“Ey Ebu’lHasan! Bu ne haldir?” diye sorduğunda
“Biz evimizdeki kurdun belasını taşıdığımız için bu aslanda bizim yükümüzü taşıyor” cevabını aldı.
şeyh Harkaani hazretlerinin kabri-i alileri üzerine iki elini koyarak Cenab-ı Haktan maksadının hasıl olmasını dilerse bir inayeti teala dilediğinin yerine geleceği Tezkiretu’l- Evliya sahibi şeyh Feridüddin-i Attar tarafından nakledilmiştir.
Sayfa 169-170
Abdul’l-Haliki-i Gucdüvani babasının ismi Abdücemil’dir. Bir kaç vasıta ile İmam Malik hazretlerine ulaşır. Babası Abdücemil’in (k.s.) Hazreti Hızır (as)la aralarında kardeşlik ve muhabet olduğu için valide-i Muhteremeleri bu eşşiz inciye hamile olduğu vakitte Abdücemil hazretlerine Hızır (a.s.):
“Senin bir salih evladın dünyaya gelecektir. İsmini Abdülhalik koyarsın” buyurdu. Birgün Hazreti Hızır (a.s.) Gucdüvani’nin yanına gelerek Cehri ve hafi (açık ve gizli) zikir yollarını öğretiler. Hazreti Hızır (aleyhiselam) kendisini evlatlığ akabul etmiştir.
Sayfa 171:
Bir derviş Hace Muhammed zamanında Hızır’ı gördü ve sordu:
“Bu zamanda eteğine yapaşılacak doğruluk caddesi üzerinde sabit mürşid kimdir?” Hızır: (a.s.) cevap verdi:
“Hace Mahmud İncir Fag Nevi’dir”.
Sayfa 171-172:
Hace Al-i Rumeytini (k.s.) birgün büyüklerden birisinin evine yemeğe davet edilmişti. Kendilerini davet eden zatın oğlu eşkiya tarafından kaldırılmıştı. Yemek ortaya geldi. misafirelr sofrada yerlerini aldılar. Lakabı olan Hace Azizan hazretleri elini yemek tabağına doğru uzatıp şöyle iltica ettiler:
“Allah’ım! Misafiri olduğumuz zatın şu anda eşkiya elinde olan oğlu kapıdan girip sofraya oturmadıkça ağzımıza bir lokma alma” Ve eli sofraya uzanmış vaziyette murakabe ye vardılar. Hace Azizan’da müthiş bir haybet ve sofradakilerde dehşet içinde bir suskunluk . Tam bu sırada esir çocuk heyecanla içeri girip sofraya oturdu ve nasıl kurtulup da şu anda sofra başında olduğunu şöyle anlattı:
“Hiç bir şeyin farkında değilim. Beni bir takım vahşi çapulcular esir edip sımsıkı bağladılar. Bu halde memleketlerine götürdüler. Birden bire uzaklarda burasını gördüm ve şimdi aranızdayım. Başka bir şey hatırlamıyorum.
Sayfa 174:
Hazreti Hace, Seyiddi Emri Hilal hazretlerinin hizmetinde bulunuyorlardı. Bir vakit, Sadık bir mürid olan Muhammed Zahid ile sahraya çıkmışlardı. Sahrada bir hal gördüler ve oturup izahına yöneldiler Söz döne dolaşa “kulluk ve feda” mevzuuna geldi. Muhammed Zahid dedi ki;
“Söyle bakalım netice olarak feda nedir?” Hazreti Hace buyurdular:
“Feda eğer dervişe (öl) derlers e hemen ölmesidir.” Bunu söylerken öyle bir sıfata büründü ki Muhammed Zahid o anda yere düştü ve ruhu bedeninde ayrıldı. Hava oldukça sıcaktı. Sıcaktan Muhammed Zahid’in ani bir ilhamla “Ey Muhammed diril!” diye üç kere nida etti ve Muhammed Zahid derhal eski haline avdet etti.
Sayfa 175:
“Büyük velilerin kabirlerini ziyaret edenlere o kadar feyiz erişir ki, o büyüğün sıfatını ne kadar anlayıp o sıfata teveccüh göstermişse o sıfata o derece iştirak etmiş olur. Her ne kadar mukaddes yerlerin ziyaretinde suretten yaklaşmanın çok izleri varsa da hakikatta yönelme, mukaddes ruhlaradır. Bundan sonra suni şekli engel sayılmaz.
Sayfa 179:
Birgün Hace Bakibillah (k.s.)hazretleri namazda imamın arkasında Fatihayi şerife okumaya başladılar. Ve hemen o anda İmam Azam Ebu Hanife hazretlerinin mübarek ruhları tecelli derek:
“Ey şeyh!Benim mezhebimin münasib büyük ve küçük pek çok evliya zuhur eti. Cümleside İmamın arkasında Fatiha şerife okumazlardı. Binaenaleyh seninle okumamaklığın münasibtir.” diye buyurdular ve Hace Muhammed Bakibillah de bu fiili terketti.
Sayfa 180:
İmam Rabbani (k.s.)
İki ciltten ibaret olan Mektubat isimli kitaplarının ikinci cildinde buyururlar ki: Bir gün murakabede idim. Hazreti Rasul Kevneyn (a.s.) efendimiz teşrif buyurup şu şekilde ben kullarına hitap eylediler ki: “Sana şimdiye kadar hiç kimseye yazmadığım icazet nameyi yazmak için geldim” ve yine buyurdular: “Hangi cenazenin namazını ifa etsen, o meyyid af ve mağfiret olunup Cennete dahil olacaktır.”
Sayfa 181:
Muhammed Masum
Muhammed Masun hazretlerinin müridlerinden birisi ticaretle meşgul olurlardı. Bir defa yine ticaret için hayli mal aldıktan sonra bir gemiye binmişlerdi. Sefer esnasında, gemi bir fırtınaya tutularak gark olma tehlikesi ile karşı karşıya geldi. Mezhur tüccar:
“Eğer gark olma tehlikesinden kurtularak sahili selamete erişirsem Hazreti şeyhin dergahına 1000 çeyrek altın vereyim” diye nezretti. Allah tarafında fırtına dindi ve gemi gark olmaktan kurtuldu. Tüccar kurtulduktan sonra memleketine döndüğünde nezir olarak Muhammed Masum hazretlerine 500 çeyrek altın takdim etti. Cenab-ı şeyh buyurdular ki: “
Sen filan yerde ölüm tehlikesi içindeyken 1000 çeyrek altın nezretmiştin. şimdi vadini yerine getirmen lazımdır” böylece tüccarın halini keşif buyurmaları üzerine, Mezkur şahıs çok mahcup olup kusurundan dolayı istiğfar ederek 1000 çeyrek altını Hazreti şeyhe takdim etmiştr.

Sayfa 183:
Menkurdir ki Muhammed Nüru’l-Bedvani hazretlerine yaşlı bir kadın gelerek: “
Kaç günden beri bir bakire kızım kayboldu asla haber alamadı. Salimen avdet etmesi için teveccüh buyursanız” diye arz ve istirham etti Cenab-ı şeyh derhal murakabeye varıp bir müddet öylece kaldıktan sonra başlarını kaldırarak:
“İnşalllah senin kızın filan vakit gelecektir” diye müjdelediler. Hakikattan ta’yin buyurdukları vakit kız zuhur edip cin taifesi tarafından esir edilerek bir sahrada şimdiye kadar yüce bir zatın esaret kaydından kurutalarak buraya gönderildiğini haber verdi.
Sayfa 183-184:
şemsud-din Habibullah (k.s.) Hazreti şeyhin kerametleri sayılmayacak kadar çoktur. Bir kere memleketin büyüklerinden Mustafa Han ismili zatın zevcesi Hazreti şeyhe intisa arzusunda bulunup iffetini nçokluğundan meclisi alilerinde bizzat hazrı olmaz idi. Binaenaleyh hanesinde oturup feyz alabilmek için Hazreti şeyhe gaibane müteveccih olurdu, Hergün teveccühün tam olmadığını anlamak için hizmetçisini şeyh hazretlerinin huzurlarına gönderdi. Hizmetçi birgün sahibesinden izinsiz olarak mutadı üzere şeyhe varıp:
“Sahibem hanım hanesinde inziva edip istifadeye hazırdır” dediğinde Cenab-ı şeyh bir miktar sukut ederek: “Yalan söyleme ki, hanmın daha henüz teveccüh etmemiştir. Sen de onun izniyle gelmedin.” diye buyurmuşlardır. Hizmetçi de hatasına itiraf etmiştir.
Hazreti şeyhin muhiplerinden bir zat, birgün murakebeden sonra hazret in mübarek eteğini tutup:
“Kızımın bir oğlu olacağını müjdelemezsen eteğini elimden bırakma” dedi. Cenab-ı Hakk senin kızına bir erkek çocuk ihsan eyledi” Fil hakika mezhur şahsın kızı, 9 ay sona bir erke kçocuk dünyaya getirdi.
Sayfa 185:
Selahuddin İbni Mevlana Siracüddin Vec. Mekke şerifi Hüseyin ingilizlerle anlaşarak Osmanlı imparatorluğuna ihanet ettiği birici dünya harbi yıllarında İbn Mevlana Süracüddin hazretleri son hacları ifa etme için Mekkei Mükerreme de bulunuyorlardı. Hüseyin Siracüddin korkarak iki kere hapse atıyorlar. İkisinde de zincirleri çözerek kapıları açıp dışarı çıkıyor. Tekrar zincirleri vurup hapishaneye gönderiyorlar. Tekrar zincirleri çözüp hapishaneden çıkıp çoluk çocuğunu da alıp bir gemiye binip kaçmak istiyor. Bunun üzerine gemi sıkıca aramaya tabi tutuluyor. Buna rağmen gemide bulunamadı. Hazreti Pir (k.s.) baştan sona aranan gemi ile memleketine sağ selamet avdet ettiler. Sonradan, geminin yanaşacağı limanda telgrafla İngilizler tarafından emir verilmesine rağmen bulunamadı. şerif Hüseyin’in kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı alt üst etmekte olduğunu bildikleri için şu tegrafı çektiler:
“Sağ selim memleketine döndüm boşuna zahmet çekmeyiniz.”
Sayfa 186:
Süleymancılık Tarikatını kuran Ebu’l-Farık Süleyman Hilmi Silistrevi (k.s.) ,Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri 1304 yılında Silistre de dünyaya geldiler. Ceddi İdris Bey’e dayanan ve soylu bir ailedendir.
Süleyman efendi, ilk tahsilini Satırlı Medresesinde ve Silistre Rüştiyesinde yaptı. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere pederleri tarafından İstanbul’a gönderildi. Tefsir ve hadis kısmından diplomasını alıp dersiam gibi, Medresetü’l-Kuzat’tan da diplomasını iyi derece ile alıp kaadilik rütbesine ulaştı.
Ezeli takdir olarak, Seyyidler zincirinin halkası kendilerinin nasibi olduğundan, batınlarında ilahi füzuyat ile alakalanarak seyyidler zincirini 32. halkası ve bu zincirin 9. büyük rütbesi İbn Mevlana Süracüddin (k.s.) hazretlerinin Seyr-i Sülüklerini tamamladılar. Kendilerine vaki tecelliyatın büyüklüğünden Selahüddin i İbni Mevlana Süracüddin hazretleri tarafından Müceddin-i Elf-i Sani İmam’ı Rabani Ahmed-i Faruki- i Sehrandi hazretlerinin nisbeti ruhaniyesine teslim edildiler. Bu suretle Seyyidler zincirinin 33. ve sonuncu halkasını teşkil ederek dünyanın şu son zamanlarında ilahi feyzden nasipleri bulunan insanları yüksek hammiyetleriyle küfrü dalal çukurundan iman ve ihlas sahasına çekip çıkardılar, halende çıkarmaktadırlar.
Seyyidler zincirinin 3. ve sonuncusu halkası Ebu’l-Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi (k.s.) hazretleri 16 Eylül 1959 da irtihal buyurdular. (Kasdesellahu Sirrehü’l-eazz)
Sayfa 187:
Süleyman efendinin Batın ilmi Ebü’l-Faruk Süyleyman Hilmi Silistrevi hazretlerinin batın ilmi ile alakalı olarak damadı ve bağlısı Kemal Kaçar tarafından (son devrin din mazlumları) isimli kitap için Necip Fazıl’a verilen notlardan bir pasajı ehemmiyetine binaen okuyucularmızın ittilana arzediyoruz
“Süleyam efendinni batın ilmine, yani tasavvuftaki manevi cephesine gelince şüphesiz bu husus ehline malumdur. Zahiri akıl ve zeka ile idraki mümkün olma. Öyleki, tahsilli ve akıllı olabilir, hatta iç hayatı mükir olmaz da, yine tasavvuf ve irşada ehil bir zat ile karşılaştığı halde o zat ilahi iradeyle kendisini ona bildirmezse dünyalar bir araya gelse onun feyizlerinden haberdar olamaz. Bizim ise kendisinin manevi cephesi üzerinde zerrece tereddütümüz yoktur. Kendisini öz ruhumuzda ve vücudumuzda hissetmiş bulunuyoruz. Allah’ın bu hususta ki lütufuna mazhar olduğumuza kendilerinin kamil, mükemmel mürşid olduğuna “silsele-i Saadat: Büyükler zinciri” kolunun 32. ferdi Selahüddin İbn-i Mevlana Süracuddiyn’in cismanı nisbet, imam-ı Rabbani hazretlerinin de ruhani nisbetle varisleri buluduğuna imanımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, anlamakta acz gösterenlerin hiç olmazsa aksini iddia etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hali görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünya ve ahiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.” (Fazilet Takviminden alınmıştır.)
Sayfa 190:
şah-ı Nakşibend (k.s.)
Onaltıncısı: Mahlukatın Gavsı şah Nakşibend Muhammed Bahauddini Üveysiyyil Buhari (k.s.)dur.
Beyan olunduğu üzere onları oğulluğa kabul etmek nazarı Hace Muhammed Baba Semasi’den olmuştur. Tarikat edep ve bilgileri bihasebissuret Emir Kilal’dendir. Amma bihasebil hakikat onlar üveysi idiler: Ve terbiyeyi Hace Abdulhalik Gucdüvani’nin ruhaniyetinden bulmuşlardır. Hace Bahaüddin buyurmşulardır ki:
“Bir gece ahvalimin başında ve cezbelerin galip geldiği zamanlarda Buhara mezerlarından üç mezara gittim. Her mezarda ben bir nurlu kandil gördüm. Kandilin içinde yağ ve fitil vardı. Ama fitil kolayca hareket isterdi. Taki yağdan çıkıp taze bir ışık versin. O zaman mezar önünde kıbleye karşı oturdum ve elteveccühte gaybet oldu. Gördüm ki kıble duvarı yarılıp bir büyük taht çıktı. Ona bir yeşil perde gerilmiş. O tahtın etrafında bir cemaat verdi. Hace Muhammed Babayı onların içinde gördüm. Bildim ki bunlar geçmişlerdir. O cemattan biri bana dedi ki:
O taht üzerindeki Hace-i Abdül halik’tır. Bu cemaat onun halifeleridir. Her birini işaret edip gösterdi. Bu Ahmed Sıddık, bu, Hace evliya Kilal, bu, Hace Arif Rivgiri, bu Hace Muhammed Feynevi, bu, Hace Ali Rumitini ve bu Baba Semasi’yi zaten tanırsın” dedi. (K.s.e.) Sonra o cemaat bana dedi ki: “şimdi Hace hazretleri sözler söylecektir. Kulak verip iyi dinle. Çünkü sana sülükün hakkında mühümdür. O cemaattanda Hazreti Haceye selam verip cemali mübarekiyle müşerref olmayı istedim. Önünden perdeyi kaldırdıklarında, bir nurani Pir gördüm. Selam verdim selamını aldı. Sonra sülükün başlangıcına, ortasına ve sonuna ait kelimeyi bana beyan etti. Buyurdu ki “Gördüğün kadiller senin bu tarikatta istidatın ve kabiliyetin olduğuna işaret ve müjdedir. Amma istidat fitilinini parlak olması ve esrar zuhur etmesi için tahrik etmek lazımdır. Yine nasihat buyurup mübalağa gösterdi. O “Bütün hallerde ayağını emir-nehi secdesi üzeren koy. Azimet ve sünnetle ameli yerine getirip ruhsatlardan ve bidatlardan uzak ol. Daima Rasulüllah aleyli ve Sellam’in hadislerini önde tut. Rasulü Ekrem efendimiz hazretlerini ve sahabei Kiram(Rıdvanullahi Teala aleyhim ecmain) hazretlerinin haber ve eserlerini inceden inceye araştır ve tahkik ve tetkik eyle.

Sayfa 195:
şurasi katiyetle bilinmeli ki fenafillah makamına erişmemiş üstadlara rabıta etmekte büyük zarar vardır.
şeytani Racim mürşidi kamilin suretine tam manası ile gidemez. Fakat kendisi o merkezde ve rütbede iddia eder.
Amma eksik bir velinin şahsı suretine girmeye onun kudreti olduğunda ittifak vardı. Bu durumda Rabıtai şerife arasında ve gerek mürakabede ve bilhasa rüya aleminde çeşitli hile ve saliki çeşili vasıtalara düca ve giriftar edip şüphesiz hüsraniyete sebep olur. Hak Teala hazretleri bilcümle ümmeti Muhammed edi kötü bid’at ve şeyhlik taslayanlardan uzak eylesin. Amin!

Sayfa 200:
Malum ola ki mürid isteğine kavuşturcuyol, zikredici, Cenab-ı Hakkı zikirde tam fenaya yetişip varlığında tamamıyla geçip benlikten yok olmaktır.

Sayfa 256:
Ateşe tapanlardan biri oğlunu Ramazan günü sokakta yemek yerken gördü. “Ramazan’ı şerifte niçin müslümanlara hürmet etmezsin? diye çocuğunu dövdü. O mecusi öldükten sonra Cenab-ı Hak tarafından Cenneti alaya koyulmuş olduğu bir alim rüyasında gördü. O alim dedi ki: “Sen mecusi iken bu makamı nasıl elde etti?”
Mecusi “Evet” Ben mecusi idim, ölürken Allah tarafından” “Ey meleklerim! Bu kulum mecusi olarak bırakmayın” diye bir nida işittim. Ve bana melekler benim Ramazan’ı şerife hürmetim sebebiyle İslam’ı arz ettiler. Ben de İslamın son anda kabul ettim ve Cenab-ı Hakk bu makamı bana ihsan buyurdu” dedi.
Ramazan-ı şerifi hürmeti sebebiyle iman inayet buyuruluyor: Halbuki Ramazan’ı şerifte oruç tutan ve ona ihtiram edenler ne türlü inayet ve ikram olunurlar! Bunu varın siz kıyas edin. Kitapta buna benzer otuz bir hikaye ondokuz rivayet bunmaktadır.